CLICK HERE FOR THOUSANDS OF FREE BLOGGER TEMPLATES »

15 Ocak 2009

"Ben bu yüzden dayak yiyordum"

facebook'tan gelen bir mesajı aynen kopyalıyorum.



Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in isteği üzerine, Pazartesi milyonlarca öğrenci İsrail’i protesto etmek ve Gazze’de ölenleri anmak için saygı duruşunda bulundu. NTV Atina muhabiri Stelyo Berberakis bu haberle hatırladığı Ankara’daki çocukluğunu yazdı.


NTV-MSNBC
Güncelleme: 19:02 TSİ 14 Ocak 2009 Çarşamba

ATİNA - Milli Eğitim Bakanlığının tüm okullarda Filistinliler için düzenlediği toplu saygı duruşları ve öğrencilere slogan atmayı öğretmeleriyle ilgili haberler, beni yıllar öncesine götürdü. 1963-64 yıllarında doğum yerim olan Ankara’da, henüz bir ilk okul öğrencisiyken, Kıbrıs’ta kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Gazete manşetleri hemen her gün “Rumların Vahşetinden”; devlet radyoları ise “Rum Zulmünden” söz ediyordu. (Allah’tan o dönemlerde henüz TV kanalları yoktu..) “Kıbrıs Türk’tür; Türk kalacaktır..” sloganlarıyla yürüyüşler düzenleniyor; aynı zamanda yürütülen “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları çerçevesinde yolda Rumca konuşanlar taciz ediliyor; omuzlanıyordu.

Ben o dönemde 8-9 yaşlarındaydım ve okulun yegane “Rum çocuğu” idim. Kökenimin henüz ne anlama geldiği bilincine sahip olmadığım o dönemlerde benden daha büyük sınıflarda okuyan ortaokul öğrencilerinin “bana göre” durup dururken niçin sataştıklarını; niçin tekmelediklerini; niçin yerlerde yuvarlana yuvarlana dövüştüğümü ilk başlarda anlamakta zorluk çekiyordum.

RUM EŞİTTİR VAHŞİ
Başıma gelenleri - biraz da korka korka - “Padre Patrone” olarak gördüğüm rahmetli babama açınca, kökenimim ne olduğunu anlamıştım. Kıbrıs’taki “vahşiler” Rum’du.. Biz de İstanbul Rum’u olarak “vahşi” olarak görülüyorduk. Yani ‘Rum eşittir vahşi’; ‘vahşi eşittir Rum’dur’ denklemi kurulmuştu.

1955 Eylül olaylarının üzerinden henüz 10 yıl geçmeden sırf “Kıbrıs” sorunu nedeniyle ve devlet politikasının katkısıyla aşağılanan ve “Rum” kimliği taşıdıkları için kin ve nefret uyandırmaya yüz tutan Türk vatandaşı İstanbul Rumları, zaman içinde kah topluca; kah teker teker; anavatan olarak belledikleri topraklardan aşamalı olarak ayrılmak zorunda kalmıştı.

DİLERİM YAHUDİLER UTANÇ DUYMA İKİLEMİNE DÜŞMEZ
Milli Eğitim Bakanlığı’nın İsrail’i hedef alan ve Filistinlilerin trajedisine karşı başlattığı bu kampanya, umarım bu toprakları keza ana vatan olarak belleyen Türk vatandaşı Yahudi kökenliler arasında, -aynı Rumlarda olduğu gibi- benzeri bir “korku” yaratmaz. Yahudi vatandaşlarımız, kökenlerinden “utanç” duyup duymama gibi bir ikilem içine düşürülmezler.

Dilerim, şu anda Türk okullarında eğitim gören Yahudi kökenli küçük öğrenciler, “Gazze” nedeniyle ve sırf “Yahudi” doğdukları için kendilerinden daha büyük sınıfta okuyan öğrenciler tarafından tartaklanmaz, tekmelenmez, aşağılanmaz, “Yahudi” kimlikleri “vahşetle” eşitlenmez.

Çünkü, yan yana iç içe yaşadığımız insanlar için aşılanan “kin ve nefret” duygularının, çoğu zaman o insanlarda da “kin ve nefret” duyguları uyandırabileceğini unutmamak gerekiyor.

Devlet yöneticilerinin “ciddi bir iş yaptıkları” varsayılıyorsa eğer, masum vatandaşlar arasında ayrım yapmanın acısının da “çoğunluğun” değil; ancak ve ancak “azınlıkların” çektiği gerçeğini önceden sezmesi gereken “ciddi işlerinden biri” olduğunun da bilincine varması gerektiğine inananlardanım...

Tecrübelerle sabittir...

08 Ocak 2009

duyarsızlık

Uygar olduğuna hükmedilmiş bir toplumda nazik/ince tavırlar sergilerken
başka insanların çektikleri acılar karşısındaki soğukkanlı tefekkür hali o
acılara doğrudan neden olmak kadar olmasa bile buna yakın bir ahlaksızlıktır.

Stjepan G. Mestrovic

*devamı için tık.

medya


*bansky

"...Medya “olaylar”ımızı kaybettiriyor bize. Dolayısıyla düşünce yeteneğimizi de... Çünkü her düşünce, kendisi de bir “olay” olmakla birlikte, olaylar üzerine olmak zorundadır. Medya ise bize “bireyleşmiş”, birbirinden kopmuş, yani üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar veriyor: Skandalların birbiri ardına sıralanışı, medyanın en esaslı iki tekniğiyle soyut, hayali ve düşüncesiz bir dünya anlayışını dayatmaktadır – yani tekrar ve ısrar teknikleri: birincisi gündeme getirilmiş bir olayı bıktırıcı bir tekrarla üsteleyerek kafalara işleme yoluyken ikincisi, kitle iletişiminin bütün kanallarını mobilize ederek, aynı olayı şurada duygusal, burada politik, bir yerde biçimsel, başka bir yerde enformatif biçimlerde, farklı mesaj türleriyle verip duruyor. Bu durumun en önemli sonucunun dezenformasyon yoluyla zihinleri etkileme değil, “olayları düşünülebilir olmaktan çıkarmak” ve tekdüzeleştirmek diyebileceğim bir durum olduğunu düşünüyorum. Artık medyatik olmayan, yani medyanın karşıtı olması gereken somut insan düşüncesi tarafından oluşturulmuş yeni bir “olay” kavramına ihtiyaç duyuyoruz. Medyatik olay parlar-söner, saman alevi gibidir. Ama asıl önemlisi olaylar birbirlerine “tekrar” ve “ısrar” adını verdiğim mekanizmalar dışında bağlanamazlar: sonucu, psikolojik etkilerini her an hissedebileceğimiz yoğun bir “dumur” duygusu, bir felç ve bıkkınlık halidir. Anti-medyatik düşünce “olay”ın ne olduğunu yeniden düşünmeli, olayı olay olarak yeniden kurgulayabilmelidir. Enformasyon ve iletişim toplumunda aydının aslî görevinin bundan ibaret olduğunu düşünüyorum."

ulus baker

*öncesi ve devamı için tık.

"merry crisis and happy new fear"